15 Ekim 2012 Pazartesi

bölümlemeler

Ağaçlara ilişkin kimsenin bilmediği bilgiler vardır. Onlara "bekleyenler" adının verilmesi istendi gerçi. Ama nefretle karşlandı bu öneri ve "eşyanın gerçeği epik bilimin romantizmidir" denmekle yetinildi. Yalnız sözcüklerle bilen, ama bu sözcüklerin gösterdikleri eşyayı bilmeyen, gene de sözcüklerle onların göstediği eşya arasında kesinkes bir benzerlik olduğunu söyleyen, ancak bu benzerlikte hangisinin bir anda ve bir arada doğduğunu, ama ayrı tanrılardan yaratıldığını, bu tanrıların ise birbirlerini hiç görmediklerini, tanımadıklarını, buna karşın birbirlerini yadsıdıklarını ileri sürenlere karşı hiçbir zaman tür adlarını tutmadım. anlamak beni mutsuz kılıyor, anlamadığım kitaplarla yaşayabiliyorum. Merdivenli suların camı. Masa ile iskemleyi hep bir arada düşündüm, böylece ikisi de yok oldu, geriye bağıntıların imgesi kaldı. Bağıntıların canı vardır, ürerler ve mantığı yaratırlar. Biçim dizileri özlemin ikincil putudur. Çünkü insanoğlunun sonu geldi. Bunu bağıra bağıra söyleyelim. Yıldızlar olmasaydı gökyüzü de olmazdı denkleminin yanlışlığı, iç nitelikle dış niteliğin karıştırılmasındandır. Bütün bilgilerimizin yanlış olduğu oraya çıktı, bizi aldattılar, çünkü bölümlemeler yanlıştı. Söz gelişi "çayır" gerçekte üçe ayrılır. Bunlar, "Fırtınanın çayırı", "Öğlenin çayırı" ve "Ölümlerin çayırı" adlarını taşırlar. Fırtına ise beşe: "Yıkanmış fırtına", "Geçmişi ormana takılı fırtına", "Umutsuz fırtına" ve "Tarihini yok etmiş fırtına"dır. Çünkü dört beştir. Toprak ise yalnızca Bir'e ayrılır ve Bir iyidir. Çünkü nedensellik yasasının kaynağını oluşturur. Yağmur eklemlidir. Şimdi ölümleri bölmeye başlayalım: "Padişahların ölümü", "Delilerin ölümü", "Cücelerin ölümü", "Kızoğlankızların ölümü" ve "Doğmamışların ölümü"... Kaç etti? Altı mı? Gerçekte yedi olması gerekiyordu. İşte o yedinci ölüm unutuldu ve kılık değiştirerek bir denklem içinde matematikte boy gösterdi: p/q=ne p, ne q. Tükenmez selin meşeli ağırlığı ve kış sellerinin uçuşu, yaz göllerinin güneşi, yaz olmuş kırağ, güneş dorukları... Tümünü unuttum. Nesnelerin toplamı bir im biçimidir ki, karşılığı gösterilmez. Tümceler arasında anlam farkı yoktur, ancak kendi bulduğumuzu anlayabiliriz. Bu da bağımsızlık ve yalnızlık demektir. Bir tümcenin içindeki sözcükler sonsuza eğin yer değiştirebilirler. Bunu denemeye değer. Tanımlama tüketti beni. Yinelemeden ise nefret etti. Bizi aldatan, günlerin, ayların, yılların yinelenmesi oldu. Oysa yinelenen hiçbir şey yoktur. Bunu biliyorum.

Melih Cevdet ANDAY

nostalgia!


algia!

 
 
 
 
 
 
 
 
 

12 Ekim 2012 Cuma

nostos!


Her şeyin sonundayım


 Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini bilmiyorum, bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım.Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim.

Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor. Acı veren bir şey bu. Çok acı veren. Ürküten. Hem de nasıl ürküten!

Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı. Kabul edilemez. Yetersiz.

Aklın dünyası dışında başka şeyler olmalıydı. Ben çılgınlık dünyasının en derin, en uzun, en sonsuz yolculuğunu yaptım. En acı veren yolculuğu. Tüm öbür acılar, akıldan çılgınlığa geçişle karşılaştırıldığında kabul edilir. Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük bir cesaretle tamamladım, tüm acılardan, tüm gövdelerden, güneşlerden, ana-babalardan ve çocuklardan, güvenden ve güvensizlikten, tüm düzenlerden.

Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku... Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez,kahvelere otur- artık hiçbir yerdesin.

Tüm raylardan git, denizin her türlü grisinin tadını çıkart.Çılgınlığın boyutları yok. Sallanan, boyutsuz bir boşluk. Orada daha yüksek, daha geniş, daha derin algılanıyor, boyut yok. Oluşumunu yaratan spermalara dek geri gidebilir düşüncen. Kendi embriyonluğunu anımsayabilirsin, annenin karnında geçirdiğin ayları, orada kalıp gün ışığı görmek istemeyişini. Çılgınlığın evreninde yükselmeye başladığın anlar ne büyük acı verir. Gövdenin ayrıdığı anlar.

Otuz yaşım ile kırk arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşin altında yattım. Gecelerinde dolaştım.Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim.Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyordum. Bir insan yaşamı kırk yılda olabilir.. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum.. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarladığım çevresinde dönen bir yolculuğun.

Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımla yeniden açıkıyorum.Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum.Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umarsamazlıkla dolaşıyorum.Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum.


Berlin 31 Ekim 1982

“Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile…”

“İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.”

Tezer Özlü

 
 

26 Eylül 2012 Çarşamba

parça tesirli

 
Geçen bir yerde okudum Bukowski gündüzleri asla yazmazmış. Gündüz yazmak alışveriş merkezinde çırılçıplak koşmak gibi bir şey demiş. Gülümsedim.  Teşhirci miyim deli miyim neyim! Ben gündüzleri çok erken saatte yazarım genellikle zaten sabaha kadar uyuyamamış kafamın içinde ters takla düz takla atan amuda kalkan kelimelerle sabah sporumu çoktan tamamlayıp kaslarımı ısındırmış olduğum için midir nedir bi çeşit yüz yıkama gibi bişey ne bileyim. Bukowski bir de Li Po adında Çinli bir şairden bahsetmiş. Şiir sevmiyormuş ama ve lakin bu adam üç dizeyle  kendi bokuyla on dört on onbeş sayfa yazan adamın veremeyeceği duyguyu verirmiş falan filan. Pek fazla olmamakla birlikte baktım bizim Li  Po ne döşenmiş diye naif dizeler sevdim. Lakin şiirden her türlü kaçmak gerek bence. Niyesi şu, şiir kötüyse insanı değil şiirden,  şairden yazardan edebiyattan hayattan soğutur. Gel gelelim herkes gelsin, şiir iyiyse insanın tenine yapışır sülük gibi. Heee acıyı ağrıyı alır mı sülük gerçekten bir tedavi yöntemi sayılır mı bilmiyorum. Nebileyim ben ya Jospi! Mesela Birhan Keskin seni yazmasaydı ve ben seni okumasaydım topuk dikeni olur muydum yine bilmiyorum. Hayatın garip bi dengesi o dengeler bütünün içinde garip bi çelişkisi var. Geçen bi dostumla bir belgeselden konuştuk o belgeselde bahsi geçen mitolojik ve zamanı için çok ağır anlamları olan iki dövmeyi hiç farkında olmadan senelerce bedeninde taşımış olmasından, bazı insanların isimlerinden, isimlerinin anlamlarının hayatları üzerindeki etkisinden konuştuk. Sonra düşündüm çok, gelincikleri, süveyda'yı anlamını anneannemi sonra annemi ve taşları...  Başka dilleri düşündüm bi de bunu araştırmam lazım. Başka dilde taşımak fiilinin kökü de taş mıdır acaba. Her taşınan taş kadar ağır mıdır? Bazı taşların varlığı seni rahatsız etse bile yerinden asla kıpırdatmaman gerektiğinden çekersen üzerine yuvarlanacak çığı göze alman gerktiğinden bahsettim sonra kendime...  Sonra Nilgün Marmaranın dizeleri "Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım."

Ece Temelkuranın bir yazısı geldi aklıma sonra.

Taşı delip çıkan çiçekler taşla hesaplaşır
Taş durur, çiçek yürür
Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir
Yani çiçek de taş da birbirini bilir.
Ama esas mesele yoldan geçen birinin yani öylesine geçiverirken
Çiçeği koparabilme ihtimalidir
Taştan çıkan çiçeğin asıl göze aldığı budur.

Gelmesin artık bir şey aklıma aklım kendine gelsin dönsün otursun yanımdaki sandalyeyi çeksin kalk bi çay koy desin ama gelmesin aklıma bir şey... Şarkıdaki gibi o kül gibi deniz o sessiz kız kayıp bir sandala binip gitsin! Sussun konuşmasın artık ne olur!