12 Ekim 2012 Cuma

nostos!


Her şeyin sonundayım


 Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini bilmiyorum, bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım.Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim.

Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor. Acı veren bir şey bu. Çok acı veren. Ürküten. Hem de nasıl ürküten!

Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı. Kabul edilemez. Yetersiz.

Aklın dünyası dışında başka şeyler olmalıydı. Ben çılgınlık dünyasının en derin, en uzun, en sonsuz yolculuğunu yaptım. En acı veren yolculuğu. Tüm öbür acılar, akıldan çılgınlığa geçişle karşılaştırıldığında kabul edilir. Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük bir cesaretle tamamladım, tüm acılardan, tüm gövdelerden, güneşlerden, ana-babalardan ve çocuklardan, güvenden ve güvensizlikten, tüm düzenlerden.

Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku... Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez,kahvelere otur- artık hiçbir yerdesin.

Tüm raylardan git, denizin her türlü grisinin tadını çıkart.Çılgınlığın boyutları yok. Sallanan, boyutsuz bir boşluk. Orada daha yüksek, daha geniş, daha derin algılanıyor, boyut yok. Oluşumunu yaratan spermalara dek geri gidebilir düşüncen. Kendi embriyonluğunu anımsayabilirsin, annenin karnında geçirdiğin ayları, orada kalıp gün ışığı görmek istemeyişini. Çılgınlığın evreninde yükselmeye başladığın anlar ne büyük acı verir. Gövdenin ayrıdığı anlar.

Otuz yaşım ile kırk arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşin altında yattım. Gecelerinde dolaştım.Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim.Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyordum. Bir insan yaşamı kırk yılda olabilir.. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum.. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarladığım çevresinde dönen bir yolculuğun.

Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımla yeniden açıkıyorum.Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum.Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umarsamazlıkla dolaşıyorum.Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum.


Berlin 31 Ekim 1982

“Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile…”

“İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.”

Tezer Özlü

 
 

26 Eylül 2012 Çarşamba

parça tesirli

 
Geçen bir yerde okudum Bukowski gündüzleri asla yazmazmış. Gündüz yazmak alışveriş merkezinde çırılçıplak koşmak gibi bir şey demiş. Gülümsedim.  Teşhirci miyim deli miyim neyim! Ben gündüzleri çok erken saatte yazarım genellikle zaten sabaha kadar uyuyamamış kafamın içinde ters takla düz takla atan amuda kalkan kelimelerle sabah sporumu çoktan tamamlayıp kaslarımı ısındırmış olduğum için midir nedir bi çeşit yüz yıkama gibi bişey ne bileyim. Bukowski bir de Li Po adında Çinli bir şairden bahsetmiş. Şiir sevmiyormuş ama ve lakin bu adam üç dizeyle  kendi bokuyla on dört on onbeş sayfa yazan adamın veremeyeceği duyguyu verirmiş falan filan. Pek fazla olmamakla birlikte baktım bizim Li  Po ne döşenmiş diye naif dizeler sevdim. Lakin şiirden her türlü kaçmak gerek bence. Niyesi şu, şiir kötüyse insanı değil şiirden,  şairden yazardan edebiyattan hayattan soğutur. Gel gelelim herkes gelsin, şiir iyiyse insanın tenine yapışır sülük gibi. Heee acıyı ağrıyı alır mı sülük gerçekten bir tedavi yöntemi sayılır mı bilmiyorum. Nebileyim ben ya Jospi! Mesela Birhan Keskin seni yazmasaydı ve ben seni okumasaydım topuk dikeni olur muydum yine bilmiyorum. Hayatın garip bi dengesi o dengeler bütünün içinde garip bi çelişkisi var. Geçen bi dostumla bir belgeselden konuştuk o belgeselde bahsi geçen mitolojik ve zamanı için çok ağır anlamları olan iki dövmeyi hiç farkında olmadan senelerce bedeninde taşımış olmasından, bazı insanların isimlerinden, isimlerinin anlamlarının hayatları üzerindeki etkisinden konuştuk. Sonra düşündüm çok, gelincikleri, süveyda'yı anlamını anneannemi sonra annemi ve taşları...  Başka dilleri düşündüm bi de bunu araştırmam lazım. Başka dilde taşımak fiilinin kökü de taş mıdır acaba. Her taşınan taş kadar ağır mıdır? Bazı taşların varlığı seni rahatsız etse bile yerinden asla kıpırdatmaman gerektiğinden çekersen üzerine yuvarlanacak çığı göze alman gerktiğinden bahsettim sonra kendime...  Sonra Nilgün Marmaranın dizeleri "Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım."

Ece Temelkuranın bir yazısı geldi aklıma sonra.

Taşı delip çıkan çiçekler taşla hesaplaşır
Taş durur, çiçek yürür
Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir
Yani çiçek de taş da birbirini bilir.
Ama esas mesele yoldan geçen birinin yani öylesine geçiverirken
Çiçeği koparabilme ihtimalidir
Taştan çıkan çiçeğin asıl göze aldığı budur.

Gelmesin artık bir şey aklıma aklım kendine gelsin dönsün otursun yanımdaki sandalyeyi çeksin kalk bi çay koy desin ama gelmesin aklıma bir şey... Şarkıdaki gibi o kül gibi deniz o sessiz kız kayıp bir sandala binip gitsin! Sussun konuşmasın artık ne olur!


11 Temmuz 2012 Çarşamba

İnsanlık için 8 dakika

 Yer, prensler lordlar dükler ve hali hazırda Alice’in harikalar diyarı İngiltere’nin Nottingham şehri. Kolunu kaldırsan bir asile çarparsın Maazallah! Kraliyet topraklarında öyle bir olay oldu ki medeniyete halel geldi. Bu kez söz konusu olan asalet değil bildiğin rezalet. Hadiseye gelince olay bizim coğrafyamız için neredeyse günlük hayatın bir parçası haline gelen duyunca artık tek bir tüyümüzü bile diken diken etmeyecek kılımızı kıpırdatmayacak kadar normalleştirdiğimiz bir eylem ‘tecavüz’. Kulağa inanılmaz geliyor değil mi? İngilizler benim senin gibi yaşayan insanlar değiller tamam iki gözleri iki kulakları var ama nezaket akıyor paçalarından Amerikalılar gibi değiller ahbap demezler İtalyanlar gibi kavga eder tonda şakalaşmazlar bizim gibi tanıdık tanımadık her orta yaş adama işleri düşünce dayı diye seslenmez öyle kolay kolay enseye tokat kıvamına gelmezler. Hep bir mesafe. Adada yaşayanlara özgü olduğundan şüphelendiğim enteresan bir dört yanım deniz ben de yalnız bir adayım nihayetinde hissiyatıyla bir soğukluk hali. Misal bir kahvede su isteseler yalvarıyorlar sanırsın öyle bir cümle kalıpları nezaket halleri var. Adını hatırlayamadığım yazarın biri (beni affetsin) nezaket iletişimsizliğin sanat için sanatıdır der. Bu kez nezaket de iletişim de çark etti ve bir otobüs dolusu insan toplu  tecavüze bulaştı.
Türk lirası olarak 50 kuruşla ifade edebileceğimiz kadar parası çıkışmadığı için binemediği otobüsün şoförüne gecenin bir vakti yolcuların muhtemelen o an yumdukları ve başka yöne çevirdikleri gözleri önünde tam 8 dakika boyunca yalvaran hukuk öğrencisi kız evine yürüyerek gitmek zorunda kaldı ve sokak ortasında uyuşturucunun etkisindeki saldırgan tarafından dövüldü, tecavüze uğradı.
Saldırgan Moran (ben Tek harf değişikliğinde herhangi bir beis görmeden Moron demek istiyorum yüksek müsaadenizle) bölgeye yaklaşan polis aracını görüp paniğe kapılmış ve kızın kurtarıcısı gibi davranıp polise parkta yaralı bir kız gördüğünü söylemiş. 19 yaşındaki saldırgan Moron’un zekası ve hayal gücü olayı daha fazla gizlemeye yetmeyince de polis tarafından yakalanmış. Hasıl kelam, uzun süredir İngiltere gündemini meşgul eden dava sonuçlandı ve elbette yalnızca saldırgan suçlu bulundu. Olayın asıl civcivli kısmına geliyoruz ki beni en çok bu demeç zıvanadan çıkardı. Davaya bakan yetkililerden biri olan dedektif Rob Griffin sokak kamera kayıtları incelendiğinde kızın 8 dakika boyunca otobüs şoförüne kendisini alması için yalvardığının görüldüğünü söylemiş ve şu incileri dökmüş “Bir açıdan düşündüğünüzde otobüs şoförünü de suçlu bulabilirsiniz. Fakat o kız olmasa Moron bir başkasına saldıracaktı. Dolayısıyla bu olaydaki tek suçlu Moron’dur.
Dedektifin kafasının çalışma prensibine hayran kaldım! Katmalı ve aslında kolektif bir vahşeti görmezden gelip aramızdan en çirkin suratlısını suçlayıp cezalandırma refleksi vicdan azabının acil çıkış kapısından başka bir şey değil.

8 Dakika

Sahi ne ifade ediyor sizin için? 8 dakikada duş alabilirsiniz. Traş olabilirsiniz Omlet yapabilirsiniz sonra evinizden kullandığınız toplu taşıma aracına yürüyebilirsizin. Cüzdanınızı evde unutabilirsiniz paranız çıkışmaz tam 8 dakika şoföre yalvarırsızınız ve vicdanlarını muhtemelen suratlarındaki siyah habis bir benden kurtulmak ister gibi bir ameliyat masasında aldırdıklarından zerre şüphe duymadığım insanların tanıklığında inersiniz yürürsünüz ve belki de lanet bir sekiz dakika sonra gözü dönmüş birinin tecavüzüne uğrarsınız. Ve belki yalnızca 8 dakika sürer!    

Önümüze gelene bin tekme
Hadi dökülelim o kıza o Moron tecavüz etmedi yalnızca Bir otobüs dolusu insan tecavüz etti. Belki o şehirdeki her araca cüzdanını kaybeden parası yetmeyen insanlar için bilet  yerine gerekirse sonradan ödenmediği takdirde para cezasına dönüştürülebilen sınırlı ve şartlı bir geçiş hakkı sağlasalardı bu olay hiç yaşanmayacaktı. Medeniyetin ve çağdaşlığın demirbaşı sosyal devlet vatandaşını yolda bırakmamalı. Bırakıyorsa sonuçlarına katlanıp suça ortaklığını kabul etmeli.
Aynaya bakmadığımız müddetçe  görüşümüz netleşmeyecek ve ilk eşikte içimizin isinden kararan aynı utanç duvarına toslayacağız.
Adorno’nun da dediği gibi ‘Yanlış hayat doğru yaşanmaz’ . Ve insanlık olarak bir yerde çok sağlam bir yanlışımız olduğundan adım kadar eminim.
Muhtemelen memleketimin pek yardımsever pek vicdanlı vatandaşları bu topraklarda Pippa’nın başına gelenleri çabuk unutup bu haberi gazetelerde internet sitelerinde seyredip medeniyet ölmüş arkadaş Avrupa’ya bak demek onlar da yapıyor diyecek. Peki bu tutum ne kadar sağlıklı?. Barış yürüyüşü sırasında 2008'de Gebze'de tecavüz edilip, öldürülen Pippa Bacca'nın katiline uygulanan "hafifletici sebepler" indirimi, ile Bacca'nın katilinin aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 30 yıla indirildi ve karar Yargıtay'ca da onandı.

Herkes dönüp kendi uyuzunu kaşımalı. Gerçek şu ki biz burada bir halt ettik İngilizler de temiz değilmiş diyerek durumu eşitlemiş falan olmuyoruz! Kaybeden insanlık ve bir skor söz konusuysa insanlık iki sıfır mağlup!

Erdem kimin adıydı?

Dünyanın selameti için teknolojiden çok adalete ihtiyaç var. Sosyal devlet kadar  vicdan ve merhamete ihtiyacı var. Kadın politikacıların bile duygusal davranarak yanlış(!) kararlar almamak için artık testosteron hormonu iğneleri yaptırdığı bir dünyadan söz ediyoruz! Duygularla hareket etmeyi zaaf kabul eden insanların yaşadığı bir dünyadan. O da gecenin bir körü ne yapıyormuş sokakta kesin dekolte giyinmiştir tahrik unsuru var diye düşünen insanlar, bu fikirleri onaylayan kararlarla suçluların cezalarında indirim uygulayan mahkemeler var! İnsanlar iyilik yapmaya gerek duymuyor kötülük yapmadıkları müddetçe kendi ahlak terazileri dengelenir sanıyorlar ama kötülük her an kapı girişinde iyiliğe de bir misina ile bağlı şeffaf ve güçlü üstelik.

Rivayete göre adamın biri çölde devesinin üzerinde yolculuk ederken önüne bir bedevi çıkar. Bitkin ve susuz olduğundan yakınarak deve sahibinden su ister. Adam bedeviyle suyunu paylaşır, adam deve üzerinde önde bedevi arkada ilerlerler. Bedevi sıcağa ve yorgunluğa dayanamaz adama devene bir müddet binebilir miyim diye sorar. Adam iner bedevi deveye biner ve uzaklaşarak deveyle kaçmaya yeltenir. Deve sahibi bedevinin kaçmasına izin verir ama arkasından seslenir. Sakın kimseye söyleme!. Bedevi neden diye sorar. Bu yaptığını başkalarına anlatırsan gerçekten bitkin ve susamış insanlara kimse yardım etmez. Anlatma lütfen!
Üzgünüm ama öyle çok anlattı ki o bedevi, kimse kıçını o develerden indirmiyor. Kimse kimsenin samimiyetine inanmıyor. Her semtin meşhur bir dilencisi vardır aslında son model arabası ve bankada yüklü parası olduğuna dair efsaneler dolaşır. Kolu vardır ama numaradan yok gibi yapıyordur. Yazık ki kötü niyetli bedeviler çoğaldıkça iyilik azaldı.
Yardımlaşmanın azaldığı yabancılaşmanın ve bireyselleşmenin kuşattığı her toplumda kötülük çiçeği daha hızlı boy verir. 

Bukowski der ki "ortalama insanda herhangi bir günde herhangi bir orduya yetecek kadar ihanet, nefret, şiddet ve saçmalık vardır.’ Asıl mesele ortalama insanın bu kötücüllüğünü harakete geçirecek şartları ortadan kaldırmaya çalışmak.

Sanatın bütün argümanları kötülüğü sorgular. toplumdaki çarpık adalet anlayışını Raskolnikov karakteriyle irdeleyen Dostoyevski; kötülüğü ve kötülük sonucu insan vicdanının yaşadığı azapların her türlü hukuki cezadan daha etkin olduğunu ileri sürer.  Karamazov Kardeşlerin bilgesi Zosima Dede: “Dünyadaki tüm kötülüklerin, insanların işledikleri günahların bile tek sorumlusu bizleriz. Bunun bilincine varan rahip, hatta insan, yaşamasının amacına ermiş demektir.” Der.
.
Kafka romanlarında, öykülerinde sahici kötü bir karakter yoktur., Kötülüğün bir kişiye indirgenemeyecek kadar kompleks oluşunu düşünen Kafka, Dava romanında okuyucuya kötülüğün baş aktörünü vermez. Onun için kötülük tek bir elden çıkmaz, birçok insan bu kötülüğe ortaktır.

Bugüne kadar sebepsiz şiddet örneklerinden diye nitelenen Haneke filmlerinde, Otomatik Portakal’da Serdar Akar’ın Barda’sında bile şiddetin bir alt metni var; ister sistem düşmanlığı deyin ister servet düşmanlığı ister otorite karşıtlığı ister dışlanmışlık ister yabancılaşma. Şiddete meyyaliz ve bu sistem bunu destekliyor.

Kızların sağ salim evlerine dönmediği huzurla yataklarındaki uykuya değil sokakta soğuk bir taş üzerinde ölüme yattığı bir dünyada yaşamak istemiyorsak hayal ürünü mutlu sonların yerini hayat ürünü mutsuz sonlara bıraktığı, iyilerin kazanmadığı filmleri seyretmekten bunaldıysak kullanılmamaktan küflü, tozlu, paslı vicanımızın kapısını aralayarak  huzur bulabiliriz.

Şarkıdaki gibi People just aint no good ya da Masum değiliz. Hiç birimiz!