25 Ekim 2015 Pazar

GAM


G. A. M. (Gidenleri Anma Müdürlüğü) iftiharla sunar! Bugün Aşık Veysel'in doğum günü. Sürekli hatırlıyorsan, gündelik hayatında karşılaştığın, tanıdığın insanlardan daha çok seviyorsan, yakın hissediyorsan, bazen seni  hiç tanımadığı halde yakınındakilerden bile daha iyi anladığını, ciğerini bildiğini düşünüyorsan,  rüyanda görüyorsan, günün bazı saatlerinde hatırlayıp özlüyorsan bir şiirini okuyup, bir türküsünü dinleyip, sarılmış kadar oluyorsan, belki de hiç gitmemiştir.

 İyi ki doğdun canım adam, güzel adam! 
                                                                                                                            
25 Ekim 1894 



1 Ekim 2015 Perşembe

sönen ışığa,yanan yarına ve biten bir yaz'a


benim kararlılığım bir sonuca idi
sular içirdim olmadı ben anamı isterim
herkes bir kıyısından tuttu çekti büyüttü kenti
köprülerden geçirdim olmadı ben anamı isterim
bir karışçık sularda büyüttüm her şeyi
uğrulardan kaçırdım olmadı ben anamı isterim
kimseler tutmadı elimden koskoca bir yaz bitti
yaylalara göçürdüm olmadı ben anamı isterim
kalbim koskoca bir yaz bitti kalbim
aklımdan neler geçirdim olmadı ben anamı isterim

Turgut Uyar

16 Temmuz 2015 Perşembe

as i sat sadly by his side

Bu fotoğrafı bir arkadaşımın eski sevgilisi çekmişti. Alie fotoğraflarımın olduğu kutudaydı, bulup çıkardım. 2004,  İstanbul Konseri. Hayatımda gittiğim ilk konserdi.

Bazı çocukların hiçbir zaman kafasını dizine yaslanıp ağlayacakları bir babaları olmaz. O diz olmayınca işte, bazen hayvan gibi bir boşluk açılır, o boşluğa kimi gider beton döker, kimi toprak döker, çiçek eker, kimi de başka adamlar koyar. Ben ne zaman ağlasam, sessizce hemen yanıma oturan bir adam vardı. 'As i sat sadly by her side' diye başlar, benim ağzımdan ne kadar şey varsa demek istediğim, derdi. Tayin edilmiş vekil değil ama tercih edilmiş veli gibi bir şeydi. Dün oğlu ölmüş o adamın. Oturdum hayatını anlattığı belgeseli izledim. 20,000 days on earth... Terapisti en çok korktuğun şey ne diye sordu. Durdu; 'sanırım unutmak' dedi. 'Hafızamı yitirmek, yani onca anı yüzünden yazılmış bütün şarkılar anlamını yitirir' minvalinde bir şeyler söyledi. 
Hani derler ya insanın korktuğu şey başına gelir diye. O kadar kolay değil, bazen insanın başına öyle bir şey gelir ki en çok korktuğu şeyi dilerken bulur kendini. O aptal belgeselde İngiltere'nin havasından, kasvetinden her şeye rağmen neden orada yaşamayı seçtiğinden söz ediyordu. Şimdi oğlunun düştüğü söylenen uçurumdan kendini sorumlu tutacak muhtemelen. Berkin'in babası bile bunu yapmıştı. 'Ben keşke o mahalleye taşınmasaydım' demişti. Önce kendini, sonra başkalarını, sonra Allah'ı suçlayıp duracaksın, sonra da alışacaksın. İnsan böyle bir yaratık çünkü... Hayattan kopmak isteyeceksin önce, sonra tutunmaya çalışan her parmağını kırmak... Utanacaksın güldüklerine, keyif aldıklarına, ama hayat yapıcaşacak yakana. Birazdan kalkıp mezarlığa gidicem, toprağın üstündeki otları yolucam, yaşlı bir amca geçicek 'kızım onları yolma her biri günahını alır, kimin toprağının üstünde ot biterse o Allah'ın sevdiği kuludur, her bir ot Allah'ı zikrediyor' diyecek. Peki amca diyicem. Başka bir teyze elinde dankekle gelicek, başınız sağ olsun diyip keki mezar taşının üstüne bırakıp gidicek. Ben toprağın üzerindeki salyangozun antenlerini görüp ne acayip diyicem, o canlı ama annem ölü. Sonra işte ne bileyim, çok üzgünüm gerçekten be adam. Sen bana hep dürüsttün; üzgünüm... Hiç geçmeyecek.

8 Mayıs 2015 Cuma

Barbarın Kahkası

Bu ahval geçmeyecek.
lütfen ısrar etmeyin,
Hiç olmazsa tüylerimin 
yönünde okşayın beni.

Bu dizelerle açılıyorsa bir kitap ve yazarı Sema Kaygusuz'sa, önce derin bir nefes alın sonra itimat ve itaat edin. Bunca yıllık okuruyum ve geçmeyecek diyorsa bilin ki geçmeyecek! Madem geçmeyecek şöyle bir yaslanın  omuzlarınız gevşesin -ki sonrasında kaskatı kesilecek-  ısrarınızı bir kenara koyun.


Garip ki benim Sema Kaygusuz kitaplarıyla her buluşmamda Mikail boş durmaz. Öyle bir kahve koyup ayaklarımı uzatıp tek kitabını okuyamadım henüz. Ya göğün karnı yarılır ya bağırsakları çır çır olur ya güneşin ateşi çıkar. Barbarın Kahkahasını  da gök gürültüsü ve sağanak eşliğinde bitirdim elhamdülillah!  Esereklidir, efsunludur kitapları. Şaşmam. Kitabın konusu gibi görünse de aslında yalnızca fonu olan  tatilcilerin motel macerasını okumaya başlamadan az evvel tepeme güneş geçmesine de şaşırmadım. Fiziksel bütün şartlar hazırdı, oturdum okudum.  Okumaya başlamadan önce kitap hakkında bir iki yazı da eşeledim. Yola çıkarken yoldaşına mutlaka yanıma ne alayım diye soran o temkinli kontrol manyağı kadın, niyeyse nereye gideceğini ve orada mutlaka ne yenilip ne yapılması gerektiğini söyleyenlerden haz etmediği için yazıların üçüncü satırında topukladım. Bu yazı da onlardan olmasın diye kitapta böyle oluyor, sonrasında şöyle oluyor, bundan ötürü yazar burada bunu demek istemiş minvalinde bilgileri üzerime vazife bellemedim. Haddim değil, meşrebim değil. 
Nihayet kapaktaki resimden gözlerimi söktüm ve üzerindeki roman yazısını görünce evvela biraz sırtım kaşındı. İçine düşenin saç olduğunu bilirsin de yine huylanırsın ya hah öyle işte! Yani ben Yazar'ın hikayelerini sevmişim. Bu bir roman. Son zamanlarda okuduğum bütün romanlar kafayı her şey hakkında her şeyi her şekilde anlatmakla bozmuştu. Korkmadım desem yalan. Bir yandan da yine kündeye geleceğim biliyorum! Gel gör ki her ne kadar üzerinde roman yazsa da her biri kendi içinde fil cesametinde hikaye imiş. Roman yazan sevdiğim bütün hikayecileri kaybetme korkusu alır beni. Gözümün önünden geçen neon ışıklı, kayan yazılı tabelada adeta  'Bırak gitsin, dönerse senindir, dönmezse hiçbir zaman senin olmamıştır' yazar. Sema Kaygusuz da öyle bir döndü ki bu aralar kitabını dizimden gözümden ayırasım yok! Hasılı yazarın hası bir yere gitmez seni kendine getirir. 

Ne çekse kefilim dediğim yönetmenler, ne yazsa okurum dediğim yazarlar var. Sevdiğim yazar ve yönetmenlerle aramda bir gönül bağı kurduysam kime ne? Her yazılan kitap, çekilen film sonuçta sanatçının kendi yolculuğu ve madem sevdim bir kere, bana  nereye diye sormak değil  yanıma ne alayım diye sormak düşer ki yanınıza yolculuk esnasında ne alacağınızı kestiremediğiniz tek yazar  benim için Sema Kaygusuz. Yatak gösterir taşta uyutur. Çıkınında yemek görür heveslenirsin,  "A ben onları yolumuza çıkan hayvanları beslemek için aldımdı" der. Kolunu hiddetle kaldırır, yüzünü kapatırsın, kendi göğsüne yumruğu indirir.

Çoğu kimse  son kitabı Barbar'ın Kahkahası için ayna diyor. Ne münasebet canım! Eksik! Yanlış!  Oysa ayna ışık geçirmez, üzerine gelen ışığı, geldiği tarafa geri gönderir.
İllâ ki bir benzetme yapılacaksa,  o da mercek! Tıpkı bir mercek gibi içinden geçen paralel ışınları birbirine sezdirmeden nasıl yaklaştırdığını ve aynı maharetle uzaklaştırdığını anlayamayacağınız kadar da saydam bir mercek bu kitap. 

Nasıl ki insan gözünün görmesini göz merceği sağlıyorsa ve görme bozukluğunu gidermek için merceklerden oluşan gözlükler takıyorsak bu kitap da aynı işlevi görüyor. Bazen fotoğraf makinesi oluyor, bazen bir büyüteç, bazen bir mikroskop bazen de teleskop. Göğün uzağıyla, parlayan çoban yıldızını, suyun deriniyle asidini, mucizeyi değil denizini arayan balığı, insanın limitini, sınırını ve sonsuzluğunu yazarak çizdiği, aslında üç boyutlu gerçekliğin iki boyutlu bir yüzeyde perspektifli anlatımı.

Bu bakımdan Sema Kaygusuz, çok sevdiğim C.Escher'in çizerek yaptığını yazarak gerçekleştirir ve meslektaş sayılır  ayrıca sanatçı olduğu kadar zanaatkar bir mühendistir. En güzel kısmı da ne dili ne anlattığı sizi işin tekniğiyle boğmaz bunaltmaz, hamallığını size yaptırmaz, maval okumaz, hele hocalığa asla soyunmaz.

Ben bu yolculuktan kendime Simin'in gül desenli  termosunu, reçetelerini, Alikâr'ın kafasındaki parantezi, Eda'nın korkunçlu masalını, Melih'in yanağındaki yarayı,  Turgay'ın sırrını,  Selçuk'un yastığının altındaki kubarı, İsmail'in hortlaklarını, Nihan'ın yanık gülümseyişin, Ömer'in leylak desenli, Ferhan'ın ebru rengi gömleğini ama en çok Ozan'ı, sırtındaki keçiyi ve elindeki zıpkını aldım. Serpil dahil kalanları da Mavi Kumru Motel'in kumuna gömdüm.  Karnımda delimsirek bir kahkahanın uğultusu, ağzımda bir karanfil tanesi...  Kitabı okuduktan sonra üzerine konuşacak birilerini ararsanız eve beklerim anacım. Simin Hanım'ın reçetesi, bol naneli limonata da müessesemin ikramı... Hararete ve barbarlığa bire bir!

25 Şubat 2015 Çarşamba

30 Kasım 2014 Pazar

inni minih

İnsan bazı şarkılardan sonra yaşadığını değil, aslında sadece hayatta kaldığını anlıyor. İkisinin arasındaki farkı anlaması da bazen otuz yılını alıyor.

Kendi meşrebimce çevirmeye çalıştım. Yemek tarifi çevirecek halim yok! Bu saatten sonra benden ne Martha ne  Julia Child çıkacak belli. Cup'la, gramla değil kiloyla derdi olanlara gelsin annem! Afiyet olsun.


İyiyim

Kalk yakalım bu memleketi!
Yakıp daha şereflisini inşa edelim
Hadi unutalım bu devrânı!
Daha merhameti bir dünyanın hayalini kuralım
Kaybedecek bir şeyin yok öyleyse korkacak bir şeyin de!
Ne kaybedersin ki?
Ben bezmişim zaten kendimden
Kendime takatim nefsime tahammülüm yok!
Sözüm ona dünyayı değiştirecektik gör ki o beni değiştirdi de ne ara anlamadım.
Değiştirip semaya taşıyacaktım da  bak ben anca kendimi taşıyorum artık
Ah!
Hadi iyiyim diyeyim
İyiyim diyeyim
İyiyim ben
İyiyim...

31 Ekim 2014 Cuma

Aaay! Çok aay! Vallahi ay!

İki üç gündür, notlar alarak gündüz kuşağı izliyorum. Sabahları Tv8'de bir magazin programı var, biri erkek, iki kadından mürekkeb. Üç günün özeti; sunuculardan Tuba Ünsal, Murathan Mungan'a ait bir şarkı sözünün bir kaç dizesini yanlış okudu sonra da "ne güzelmiş kimin" diye soran diğer sunucuya Bülent Ortaçgil'in dedi. Programın sonuna kadar bekledim ama kendisi dahil, kimse de düzeltmedi. Biriniz mi bilmiyorsunuz ya hu! Hadi Yeni Türkü'den dinlemediniz, Aylin Aslım da mı dinlemediniz? Az bilinen bir şarkı sözü olur anlarım ama diğerlerine göre rahatlıkla popüler sayılabilecek bir parça. Bir nefeste Bülent Ortaçgil dedi hiç düşünmeden, "emin değilim ama, bilmiyorum, galibaya" sığınmadan!
Sonraki gün, sunuculardan erkek olan, bir konuyu açıklarken galata meşhur diye bir kavramdan bahsedip anlamını şöyle açıkladı, "eskiden Galata'da yürüyen insanlar, bir kelimeyi yanlış anlamda kullansa dahi o bölge insanın ne dediği kabul görür, doğru kabul edilirmiş". Arkadaşa kim anlattı bu Galata hikayesini merak ediyorum, bilmiyorum ama bahsi geçen galata değil galat. Galata meşhur değil, galat-ı meşhur. Galat arapça yanlış, yanılma anlamına gelir. Galat-ı meşhur deyimi bu bilinerek kullanılırsa bir anlam ifade eder. Yanlış olduğu halde herkes tarafından tutulan ve kullanılmakta bulunan kelime demektir çünkü deyimin anlamı. Hatta galat-ı meşhur, lugat-ı fasihten evladır derler.  Gelelim yaşça diğer iki genç arkadaştan büyük olan hanımefendiye...  Sesine katlanamadığı bir hanımdan bahsederken tahammülfersah dedi. Fersah bir uzunluk birimidir. Fersa ise aşındıran, mahveden, yoran anlamına gelir ki bu sebepten tahammülfersadır kelimenin aslı. Ne yalan söyleyeyim bu kadarı bile benim için de tahammülfersa olduğundan daha fazla işkence etmedim kendime kapattım. Bıktım ama, sıtkım sıyrıldı, ciğerim sotelendi, içime oturan filin cesametinden nefesim tığaaaandıııı böörüm çatladı be anam! Parmağınıza yüzünüze süreceğiniz o boya parasının bir kısmını şöyle güzel bir Osmanlıca sözcüğe ayırın. Devellioğlu'nunki iyidir bak! Madem hevesiniz var ille de osmanlıca, arapça kökenli konuşacağım diyorsunuz, mesleğiniz de sunuculuk, arada bir açın okuyun, öyle bildiğimiz her şey doğru olmayabiliyor. Azıcık öyle mi acaba deyip araştırın. Ben bakıyoruum, haaa öyle miymiiiş diyorum. Tek nefeste olmuyor ama olsun o da güzel!  Şaşırmak daha güzel hatta! Lütfen, rica ediyorum bak, biz gündüz kuşağı izleyicisi, yalnızca kısır ve un kurabiyesi dallarında uzmanlaşmış cahil ev analarına kötü örnek olmayın çok rica ediyorum!  Bunları niye yazdım? Yanlış kanal doğru izlenmez  diyeyim diye! Öyle değildi ama öyle diyelim, neyse işte sinirim bozuk vallahi bak!  Annemin dediği gibi "Aaay! Çok aaaay! Vallahi ay!"