8 Aralık 2015 Salı

İki üç avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusu

Başlığı görüp yemek tarifi verdim sandınız pezenekler? Yok! Bulamazsınız bu adreste. Haydin başka kapıya. Zıkkımın pekini yiyin! Kan yapar. Ben öyle yapıyorum! 

“Dünya değişti. Biz de değişiyoruz. Antibiyotik devri bile bitti. Ama şunu söyleyeyim; insanlar aptallaştı. Birkaç değerli profesör dışında üniversite dediğin aptallar yığınıdır. Gerisi boktur. Benim sınıf arkadaşlarım ordinaryüs oldu. Öyle olmadıklarını biliyorum. İnsanları sevmek istiyorum ama pezevenkler sevilecek mahluklar değiller. Çok boktan herifler var aramızda. Yalnız tahsil olarak değil. Ruh olarak fena adamlar var. Bir an evvel ölmeyi, rahat etmeyi tavsiye ederim.” Böyle demiş benim huysuz ihtiyarım. İhtiyar dediğimi duysa, "aptal mısın sen? Sensin ihtiyar, ben daha delikanlı herifim. Anadın mı? derdi kesin.  

Ara Güler, bir kitap yazmış; "Bâbil'den Sonra Yaşayacağız." Bugün haberdar oldum. Kitapta ilgimi çeken, içinde, daha önce onunla ilgili hazırlanmış bir belgeselde izleyip, geberene kadar ağladığım bir anısına da yer vermesi. Siz de okuyup geberene kadar ağlayın, içinizde miskal kadar da olsa nefret mi vicdan mı var, hele bi teraziye koyun, diye paylaşıyorum.  

                                                           

                                                    
                                                                      ''Babamın Öyküsü''

 Bir gün babam bana şöyle dedi: "Gidersin, gelirsin, gazetelerde röportajların çıkar, okuruz, fotoğraflarına bakarız, ama bize bir hayrın yok"Niye" dedim."Bir gün beni alıp da bir yere götürdün mü?' "Seni nereye götüreyim ki'" diye sordum. "Nereye istersen gidersin, patronsun''Bana baktı, yarı alaylı, yarı ciddi, "Bir gün alıp da beni memlekete, doğduğum yere götürmeyi düşündün mü?"dedi. "Doğduğum evi görmek istiyorum. Hem gel, sen de gör. Beni sen götürürsen bir değeri olur, Yoksa her köy köydür." Kaçamak yapmak olmayacaktı. İşimi ayarladım, vapurla Giresun'a, oradan da taksi tutup Şebinkarahisar'a gittik.
Yolda giderken dağlar gittikçe yükseliyordu. Bitki türü değişiyor, yükseldikçe ağaçlar, çam ağaçlarına dönüşüyordu. Adını anımsayamadım bir yerde karşımıza boz bir dağ çıktı, burası ünlüymüş, Sac kavurması yedik, keyifliydik baktım, bu toprakların adamı olmak istediği belliydi. Altı yaşındayken Şebinkarahisar'dan ayrılmış, İstanbul'a okula gönderilmişti. Bir köy çocuğuyken kentli olmuştu. Sonra anımsadım. Zaman zaman bu dağları bir haftada yürüyerek nasıl kıyıya, yanı Giresun'a vardıklarını daha önce anlatmıştı. 1910'lar olsa gerekti. Bir köy çocuğunun imparatorluk merkezine okula gitmesi bayağı büyük bir şans. İstanbul'un Ortaköy'ündeki okulda temiz bir okul üniforması giymek, pazar günler Kuruçeşme'deki kilisede Gomidas'ın korosunda şarkı söylemek, kendi yaşındaki kentli çocuklarla oynamak, gülebilmek... E yıllar geçmiş aradan, az zaman değil, yetmiş yıl. İşte şimdi köye gidiyoruz.
Doğduğu köy Şebinkarahisar'ın Yaycı Köyü, 6-8 kilometre ötede. Yol yok, ama traktör gider dediler. En sonunda yüksek karoserli bir araba bulduk ve köye vardık. Herkes "merhaba" diyor. Anlattık, ayranlar içtik Köyün bütün adamları, herkes, teker teker "merhaba" dedi, yine ayranlar tazelendi. Sonra hep birlikte düştük köyün yollarına. Peder evini arıyor. Sağa saptık, sola saptık, sonunda. "İşte burasıydı," dedi. Gösterdiği yerde ev mev yoktu. Harabe olmuş. Karşımızda büyük taşlarla örülmüş bir duvar yığını vardı. Belli ki ev yıkılmış, zamanla yok olmuştu. Babam birden köylülere döndü, 
"Köyün meydanında çeşme vardı, bir sürü yerinden su akardı. Nerede?" dedi."Aha burada" dediler.
Gittik, peder çeşmenin her gözünden doya doya su içti. "Oh be" dedi, "Su dediğin budur işte!"
Oradan buradan konuşuluyordu. Peder birden harman yerini sordu. Onlar yine, "Aha işte şurda" dediler Oraya gittik.
Peder, boş duran döveni göstererek, "Ben hep buna biner, döner dururdum" dedi "Belki de ağırlık olsun diye anam beni buna bindirirdi. Ama ben de çok hoşlanırdım doğrusu."
Köylüler, Ahmet. Mehmet, Yusuf. İsa .. Pedere baktılar, sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar: "Yine binmek istersen, hemen hazırlarız," dediler ."Bin işte!"
Biri atları getirdi, biri döveni atlara bağladı. Derken peder de ceketini çıkardı, bindi dövene Elinde bir dal, "Deh!" dedi, atlar yürüdü, döndüler, döndüler, döndüler Peder o anda altı yaşındaydı.
Atlar gidiyor. O dövene oturmuş, bizim gördüğümüze göre dönüp duruyordu. O eski günlerdeki gibi anası kim bilir ne zaman,"artık yeter" diyecek, 'gel buraya" diyecek... O dönüyor, altı yaşındaki babam, Ahmetler, Mehmetler bakıyor, ben de... Belki yarım saat, belki de daha çok.
Sonunda atlar ağırlaştı. Peder dövende ayağa kalktı, atları durdurup aramıza döndüğünde gözler yaşlıydı.
 Kim bilir özlediği daha ne kadar çok şey vardı, artık geri gelmeyecek olan eski çocukluk günleri... "Ya altı yaşındayken işte böyle dönerdim dövenin üstünde," dedi.
 Karanlığa yakın bir zamanda ayrıldık Yaya Köyü'nden. Herkesle vedalaştık, 2-3 kilometre kadar uzaklaşmıştık ki, babam arabayı durdurdu. "Dur da köye bir uzaktan bakalım," dedi Arabadan indi. Ben de indim. Baktı, baktı tepenin altındaki köye anasını mı aradı, babasını mı bilmem. Sonra birden bana dönüp, "Gidelim," dedi. Şebinkarahisar'dan Suşehri-Sivas yolunu tuttuk. Sivas'tan da ver elini İstanbul.
 Memnundu, eczanesine gelen her dosta köyünü anlatıyordu. İçine başka türlü bir yaşama isteği gelmişti sanki.
Bir gün bana; "Baksana be " dedi "Köye gittik, çeşmesinden su içtik, adamlarla konuştuk, dövende döndük, ayranlar içtik, hepsi iyi, ama bir şey unuttuk. Hem de en önemlisi oydu. Unuttum işte."
 "Nedir o" diye sordum.
"Ne olacak, yemişler," dedi. "Dut kurusu, pestil, kayısı. Bunları cebime doldurur boyuna yerdim, hem de çok severdim Alıp da getirmeyi unuttuk. Hem anımsıyorum. İstanbul'a okula gelmek için köyden ayrılırken anam bir torba içinde bu yemişlerden vermişti bana. Yol boyunca yemiştim."
 "Boş ver," dedim. "Seneye gideriz, istediğin kadar yersin." Ters ters bana baktı. İçinde bir eksiklik vardı. Bunu anladım.
Dut kurusu, pestil, kuru yemişler...  Dört ay sonra peder öldü... Ama köyünü gördükten, suyunu içtikten sonra.
Cenazeye gitmek için evde bekliyordum. Şimdi rahmetli olan dostum Nevzat Üstün de vardı. Cenaze töreni iki de başlayacaktı.
Daha yarım saatten fazla vakit vardı. O sırada kapı çalındı, gidip açtım. Kapıda iki kişi duruyordu, ellerinde büyükçe bir tahta kutu vardı. Yüzlerim tanır gibiydim.
"Buyrun?" dedim.
 "Dacat Güler Beyi arıyorduk," dediler. "Bunu kendisine getirdik, Yaycı Köyünden, Şebinkarahisar'dan."
Anımsadım. Bunlar pederin köyündeki köylüler, bize ayran verenler, döveni harman yerine getirip ata koşanlar. Ahmetler, Mehmetler, Yusuflardı. Belki adlarını şimdi anımsamıyorum, belki ne Mehmet, ne Yusuf, ama onlar, onlar işte. Pederin köylüleri. Sarıldım, içeri aldım.
"Peder öldü," dedim. 'Şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz sizde gelin, yer yakın."
Şaşırmışlardı. Bir sessizlik oldu. Kutuyu açtım. İçinde dut kurusu, pestiller, kuru yemişler, hem de bol bol. Şaşırdım.
Sözü onlar aldı "Dacat Bey bizim köylü. Geldi gezdi, ama yemişini almadan döndünüz. Biz de İstanbul'a geliyorduk, yemiş getirelim dedik. Kısmet değilmiş."
Nevzat da, ben de ne diyeceğimizi bilemedik. Pederin sözleri geldi aklıma "Gittik, gezdik, suyunu içtik de, dut kurusunu, pestilini, yemişini yemeden döndük."
Artık cenazeye gitme zamanı gelmişti.
 Üç küçük naylon torba buldum. İki üç avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusu... Hepsini naylonların içine koydum, ceplerime doldurdum, ceplerim şişti. Öyle gittim cenazeye...
Tam babamı toprağa koyacaklar, ‘Açsanıza tabutu’ dedim,
‘Olmaz, dine aykırıdır’ dediler.
‘Siz açın, bir şey koyacağım’ dedim.
Açtılar. Döktüm yemişleri... Babamı çocukluğunun yemişleriyle birlikte gönderdim öteki dünyaya... 


Belgeseli izlediğim yıl annem hayattaydı.  O öldükten sonra toplamaya gittiğim evinin mutfak çekmecesinde, bir kaç gün önce gittiğim Eminönü'nden bana sipariş verdiği, ağzı açılmamış, çok sevdiği Mardin'in meşhur kavrulmuş karpuz çekirdeği poşetini görmemiştim bile. Bugün o zaman Ara Güler'den dinlediğim bu anıyı okudum. Yine ağladım ama çok değil. Peki o gün niye dokundu bu kadar? Neden geberene kadar ağladım ki o gün? 
Şimdi anlıyorum oysa.  Bazen başkasının değil kendi anımızın hatırasına ağlarız. Yalnızca dünya zamanıyla gerçekleşene kadar bunu bilmeyiz. Çünkü bütün anılar geçmişe ait olmuyor bazen...  

25 Ekim 2015 Pazar

GAM


G. A. M. (Gidenleri Anma Müdürlüğü) iftiharla sunar! Bugün Aşık Veysel'in doğum günü. Sürekli hatırlıyorsan, gündelik hayatında karşılaştığın, tanıdığın insanlardan daha çok seviyorsan, yakın hissediyorsan, bazen seni  hiç tanımadığı halde yakınındakilerden bile daha iyi anladığını, ciğerini bildiğini düşünüyorsan,  rüyanda görüyorsan, günün bazı saatlerinde hatırlayıp özlüyorsan bir şiirini okuyup, bir türküsünü dinleyip, sarılmış kadar oluyorsan, belki de hiç gitmemiştir.

 İyi ki doğdun canım adam, güzel adam! 
                                                                                                                            
25 Ekim 1894 



1 Ekim 2015 Perşembe

sönen ışığa,yanan yarına ve biten bir yaz'a


benim kararlılığım bir sonuca idi
sular içirdim olmadı ben anamı isterim
herkes bir kıyısından tuttu çekti büyüttü kenti
köprülerden geçirdim olmadı ben anamı isterim
bir karışçık sularda büyüttüm her şeyi
uğrulardan kaçırdım olmadı ben anamı isterim
kimseler tutmadı elimden koskoca bir yaz bitti
yaylalara göçürdüm olmadı ben anamı isterim
kalbim koskoca bir yaz bitti kalbim
aklımdan neler geçirdim olmadı ben anamı isterim

Turgut Uyar

16 Temmuz 2015 Perşembe

as i sat sadly by his side

Bu fotoğrafı bir arkadaşımın eski sevgilisi çekmişti. Alie fotoğraflarımın olduğu kutudaydı, bulup çıkardım. 2004,  İstanbul Konseri. Hayatımda gittiğim ilk konserdi.

Bazı çocukların hiçbir zaman kafasını dizine yaslanıp ağlayacakları bir babaları olmaz. O diz olmayınca işte, bazen hayvan gibi bir boşluk açılır, o boşluğa kimi gider beton döker, kimi toprak döker, çiçek eker, kimi de başka adamlar koyar. Ben ne zaman ağlasam, sessizce hemen yanıma oturan bir adam vardı. 'As i sat sadly by her side' diye başlar, benim ağzımdan ne kadar şey varsa demek istediğim, derdi. Tayin edilmiş vekil değil ama tercih edilmiş veli gibi bir şeydi. Dün oğlu ölmüş o adamın. Oturdum hayatını anlattığı belgeseli izledim. 20,000 days on earth... Terapisti en çok korktuğun şey ne diye sordu. Durdu; 'sanırım unutmak' dedi. 'Hafızamı yitirmek, yani onca anı yüzünden yazılmış bütün şarkılar anlamını yitirir' minvalinde bir şeyler söyledi. 
Hani derler ya insanın korktuğu şey başına gelir diye. O kadar kolay değil, bazen insanın başına öyle bir şey gelir ki en çok korktuğu şeyi dilerken bulur kendini. O aptal belgeselde İngiltere'nin havasından, kasvetinden her şeye rağmen neden orada yaşamayı seçtiğinden söz ediyordu. Şimdi oğlunun düştüğü söylenen uçurumdan kendini sorumlu tutacak muhtemelen. Berkin'in babası bile bunu yapmıştı. 'Ben keşke o mahalleye taşınmasaydım' demişti. Önce kendini, sonra başkalarını, sonra Allah'ı suçlayıp duracaksın, sonra da alışacaksın. İnsan böyle bir yaratık çünkü... Hayattan kopmak isteyeceksin önce, sonra tutunmaya çalışan her parmağını kırmak... Utanacaksın güldüklerine, keyif aldıklarına, ama hayat yapıcaşacak yakana. Birazdan kalkıp mezarlığa gidicem, toprağın üstündeki otları yolucam, yaşlı bir amca geçicek 'kızım onları yolma her biri günahını alır, kimin toprağının üstünde ot biterse o Allah'ın sevdiği kuludur, her bir ot Allah'ı zikrediyor' diyecek. Peki amca diyicem. Başka bir teyze elinde dankekle gelicek, başınız sağ olsun diyip keki mezar taşının üstüne bırakıp gidicek. Ben toprağın üzerindeki salyangozun antenlerini görüp ne acayip diyicem, o canlı ama annem ölü. Sonra işte ne bileyim, çok üzgünüm gerçekten be adam. Sen bana hep dürüsttün; üzgünüm... Hiç geçmeyecek.

8 Mayıs 2015 Cuma

Barbarın Kahkası

Bu ahval geçmeyecek.
lütfen ısrar etmeyin,
Hiç olmazsa tüylerimin 
yönünde okşayın beni.

Bu dizelerle açılıyorsa bir kitap ve yazarı Sema Kaygusuz'sa, önce derin bir nefes alın sonra itimat ve itaat edin. Bunca yıllık okuruyum ve geçmeyecek diyorsa bilin ki geçmeyecek! Madem geçmeyecek şöyle bir yaslanın  omuzlarınız gevşesin -ki sonrasında kaskatı kesilecek-  ısrarınızı bir kenara koyun.


Garip ki benim Sema Kaygusuz kitaplarıyla her buluşmamda Mikail boş durmaz. Öyle bir kahve koyup ayaklarımı uzatıp tek kitabını okuyamadım henüz. Ya göğün karnı yarılır ya bağırsakları çır çır olur ya güneşin ateşi çıkar. Barbarın Kahkahasını  da gök gürültüsü ve sağanak eşliğinde bitirdim elhamdülillah!  Esereklidir, efsunludur kitapları. Şaşmam. Kitabın konusu gibi görünse de aslında yalnızca fonu olan  tatilcilerin motel macerasını okumaya başlamadan az evvel tepeme güneş geçmesine de şaşırmadım. Fiziksel bütün şartlar hazırdı, oturdum okudum.  Okumaya başlamadan önce kitap hakkında bir iki yazı da eşeledim. Yola çıkarken yoldaşına mutlaka yanıma ne alayım diye soran o temkinli kontrol manyağı kadın, niyeyse nereye gideceğini ve orada mutlaka ne yenilip ne yapılması gerektiğini söyleyenlerden haz etmediği için yazıların üçüncü satırında topukladım. Bu yazı da onlardan olmasın diye kitapta böyle oluyor, sonrasında şöyle oluyor, bundan ötürü yazar burada bunu demek istemiş minvalinde bilgileri üzerime vazife bellemedim. Haddim değil, meşrebim değil. 
Nihayet kapaktaki resimden gözlerimi söktüm ve üzerindeki roman yazısını görünce evvela biraz sırtım kaşındı. İçine düşenin saç olduğunu bilirsin de yine huylanırsın ya hah öyle işte! Yani ben Yazar'ın hikayelerini sevmişim. Bu bir roman. Son zamanlarda okuduğum bütün romanlar kafayı her şey hakkında her şeyi her şekilde anlatmakla bozmuştu. Korkmadım desem yalan. Bir yandan da yine kündeye geleceğim biliyorum! Gel gör ki her ne kadar üzerinde roman yazsa da her biri kendi içinde fil cesametinde hikaye imiş. Roman yazan sevdiğim bütün hikayecileri kaybetme korkusu alır beni. Gözümün önünden geçen neon ışıklı, kayan yazılı tabelada adeta  'Bırak gitsin, dönerse senindir, dönmezse hiçbir zaman senin olmamıştır' yazar. Sema Kaygusuz da öyle bir döndü ki bu aralar kitabını dizimden gözümden ayırasım yok! Hasılı yazarın hası bir yere gitmez seni kendine getirir. 

Ne çekse kefilim dediğim yönetmenler, ne yazsa okurum dediğim yazarlar var. Sevdiğim yazar ve yönetmenlerle aramda bir gönül bağı kurduysam kime ne? Her yazılan kitap, çekilen film sonuçta sanatçının kendi yolculuğu ve madem sevdim bir kere, bana  nereye diye sormak değil  yanıma ne alayım diye sormak düşer ki yanınıza yolculuk esnasında ne alacağınızı kestiremediğiniz tek yazar  benim için Sema Kaygusuz. Yatak gösterir taşta uyutur. Çıkınında yemek görür heveslenirsin,  "A ben onları yolumuza çıkan hayvanları beslemek için aldımdı" der. Kolunu hiddetle kaldırır, yüzünü kapatırsın, kendi göğsüne yumruğu indirir.

Çoğu kimse  son kitabı Barbar'ın Kahkahası için ayna diyor. Ne münasebet canım! Eksik! Yanlış!  Oysa ayna ışık geçirmez, üzerine gelen ışığı, geldiği tarafa geri gönderir.
İllâ ki bir benzetme yapılacaksa,  o da mercek! Tıpkı bir mercek gibi içinden geçen paralel ışınları birbirine sezdirmeden nasıl yaklaştırdığını ve aynı maharetle uzaklaştırdığını anlayamayacağınız kadar da saydam bir mercek bu kitap. 

Nasıl ki insan gözünün görmesini göz merceği sağlıyorsa ve görme bozukluğunu gidermek için merceklerden oluşan gözlükler takıyorsak bu kitap da aynı işlevi görüyor. Bazen fotoğraf makinesi oluyor, bazen bir büyüteç, bazen bir mikroskop bazen de teleskop. Göğün uzağıyla, parlayan çoban yıldızını, suyun deriniyle asidini, mucizeyi değil denizini arayan balığı, insanın limitini, sınırını ve sonsuzluğunu yazarak çizdiği, aslında üç boyutlu gerçekliğin iki boyutlu bir yüzeyde perspektifli anlatımı.

Bu bakımdan Sema Kaygusuz, çok sevdiğim C.Escher'in çizerek yaptığını yazarak gerçekleştirir ve meslektaş sayılır  ayrıca sanatçı olduğu kadar zanaatkar bir mühendistir. En güzel kısmı da ne dili ne anlattığı sizi işin tekniğiyle boğmaz bunaltmaz, hamallığını size yaptırmaz, maval okumaz, hele hocalığa asla soyunmaz.

Ben bu yolculuktan kendime Simin'in gül desenli  termosunu, reçetelerini, Alikâr'ın kafasındaki parantezi, Eda'nın korkunçlu masalını, Melih'in yanağındaki yarayı,  Turgay'ın sırrını,  Selçuk'un yastığının altındaki kubarı, İsmail'in hortlaklarını, Nihan'ın yanık gülümseyişin, Ömer'in leylak desenli, Ferhan'ın ebru rengi gömleğini ama en çok Ozan'ı, sırtındaki keçiyi ve elindeki zıpkını aldım. Serpil dahil kalanları da Mavi Kumru Motel'in kumuna gömdüm.  Karnımda delimsirek bir kahkahanın uğultusu, ağzımda bir karanfil tanesi...  Kitabı okuduktan sonra üzerine konuşacak birilerini ararsanız eve beklerim anacım. Simin Hanım'ın reçetesi, bol naneli limonata da müessesemin ikramı... Hararete ve barbarlığa bire bir!

25 Şubat 2015 Çarşamba